Bu yazı, o küçücük adada birbirimizi bilmeden 4 yaz boyunca aynı havayı soluduğumuz Burcu'ya ithaf edilmiştir.
Bütün bitki çaylarımız aynı kutuda durur bizim. Kapağını açınca hep adaçayı baskın çıkar o kokuların arasından. Hep kendini belli eder, Burcu ve benim için de yari ayrıdır. Ada kokusunu bilen bilir adaçayının gerçek kokusunu çünkü.
Dün yeşil çay içmek için kutuyu açtım, yine o koku... Gecenin o saatinde kafamdaki filmler şerit şerit açılıverdi. Adaya ilk gidişimi hatırladım önce, Kola'da ilk denize girişimi. Ömer'i hatırladım, bütün yaz arkadaşlık ettiğim ve bir daha hiç görmediğim tatilci çocuğu. Bisiklete binen çocukları görüp hüzünlenişimi hatırladım, bisikletim İzmir'deydi ya! Babamı özlerdim, babam da İzmir'deydi çünkü. Her akşamüstü Aba tarafından Kola'ya motorla gelen pastaneci teyzeyle oğlunu hatırladım, ah ne güzel açmalardı onlar öyle... En güzel lor kurabiyesini o teyze yapardı. Artık motorla çıkmıyorlarmış, yaşlanmış o güzelim teyze.
İhsan Abi'nin oraletiydi en çok içtiğim, "Ananem verir parasını İhsan Ağbi" de en çok kurduğum cümleydi herhalde. Ada'nın teyzeleri taş döşerlerdi bütün gün kahvelerde, o koca çınarların altında. Hastalanmış dediler çınarlar için, budamışlar hepsini. Ne çınar kalmış ortada, ne kahve ama teyzeler hala orada, hala taş döşüyorlar. Arabalı vapur iskelesinde 1 saat boyunca babamı beklediğimi hatırladım, babamın gelişinden çok arabanın arkasındaki bisiklete sevinmiştim sanırım. İlk bisiklet kazam geldi aklıma, hayret ederim hala nasıl kırıksız çıkıksız kurtulduğuma o kazadan. Bana bisikletiyle çarpan kızla da çok iyi arkadaş olmuştuk sonra, bak şimdi adı bile yok aklımda. balkon korkuluğuna kafamı sıkıştırışım ve dolayısıyla dedemden yediğim azar geldi aklıma, kulağım ne acımıştı annem kafamı oradan çıkartırken...
Evin içinde düşüp ön dişimi kırmıştım, daha ilk yaz tatilimdi. Sonraki 8 senem yarısı olmayan yamuk bir dişle geçti, hiç bir fotoğrafımda gülemedim, konuşurken hep utandım dişlerimden. 7 yaşımda kırdığım dişim, 4 senelik tedaviyle düzeldiğinde 18 yaşındaydım.
Babamla kanoyla binip Mestan Ağa'ya giderdik. Annemle Kola'dan Şifalı Su'ya yüzerdik. Anneannemin evinin yanındaki otelin kapısında yasemin ekiliydi, Deniz ile çiçeklerini kopardığımız için otelci amca bizi sürekli kovalardı. Deniz adadaki en iyi arkadaşımdı, yüzünü unutmuşum. Teyzemle deniz kabuğu toplardık, annem onlardan kolye yapardı bana. dedem bulmacalarını yanlış çözüyorum diye kızardı hep ama yapacak başka bir şey yoktu, televizyon çekmezdi. Hele yazın ortasında fırtına çıktı mı sıkıntıdan ölünürdü.
Kutuyu kapattım, bu kadar anı fazla geldi bana. Kahve en iyisi, kahve içtim. Sonra ne mi oldu? Yine uyku tutmadı. Adaçayı içseydim eğer, annemin anlattığı uydurma hikayelerde daldığım Ada uykularından birini uyur muydum acaba?
Circus
Meet me there to see the rest.
Saturday, February 8, 2014
Wednesday, December 4, 2013
Siz durun, ben yazarım diyeceklerimi
Yine herkesin uykuyla bir şekilde haşır neşir olduğu bir gecede beraberiz. Kimisi uykunun kollarına bırakmış kendini, kimisi ona direniyor, kimisi onu arıyor, kimisi de dünyanın bir köşesinde veda ediyor uykusuna havanın aydınlanmasıyla. Ve yine herkes, hayatına devam ediyor bir şekilde.
Sorun şu ki, hayata devam etme dediğimiz şey çoğu zaman kalp atışına ve nefes alışa takriben gerçekleştirdiğimiz, canlı olduğumuzu kanıtlayan eylemlerden öteye gidemiyor. Nasıl yani? Yani şöyle ki, aramızda bir çok insan "üzerine düşeni yapmak zorunda olmak"tan muzdarip, yapmak istemediği halde. Okumak, çalışmak, seyahat etmek... Gerçekten ne aradığını bulmuş insanlar dışında muhtemelen hepimiz bu hastalıktan şikayetçiyiz. Ne yapmak istediğimizi bilmiyoruz, ama ne yapmamak istediğimizin farkındayız ve yine de bir şeyler yapıp ortaya koymaya çalışıyoruz.
Sürekli ne olmak, ne yapmak istediğimizi düşünüp duruyoruz, eyvallah da, peki bu durumun neden böyle olduğunu ve neden bu sorulara cevap bulamadığımızı sorguluyor muyuz? Engellerimizin farkında mıyız? Bizi adım atmaktan geri koyan, elimizi kolumuzu bağlayan, saatlerce boş duvara baktıran şeyin ne olduğunun bilincine varmayı denedik mi? "Yööö" cevaplarını duyar gibiyim, çünkü bu bilinç aslında dış mihraklar taraf- pardon, konudan saptım.
Bu farkındalık, bu bilinç, belki erişimimiz dahilide bir noktada bulunsa ve biz buna erişebilsek o zaman bizi bağlayan zincirlerden kurtulabiliriz fakat asıl engeller eğer bizim kendi zihnimizdeyse çözüm muhtemelen Google Maps'e Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi yazmaktan veya en yakın ve en düşük ücretli psikologun muayenehanesinden geçiyor. Yani diyorum ki, hepimiz deliyiz aslında. Sinir hastasıyız. Kendimizi bulamamaktan kafayı yemiş durumdayız.
Hani marjinal bizdik?
Sorun şu ki, hayata devam etme dediğimiz şey çoğu zaman kalp atışına ve nefes alışa takriben gerçekleştirdiğimiz, canlı olduğumuzu kanıtlayan eylemlerden öteye gidemiyor. Nasıl yani? Yani şöyle ki, aramızda bir çok insan "üzerine düşeni yapmak zorunda olmak"tan muzdarip, yapmak istemediği halde. Okumak, çalışmak, seyahat etmek... Gerçekten ne aradığını bulmuş insanlar dışında muhtemelen hepimiz bu hastalıktan şikayetçiyiz. Ne yapmak istediğimizi bilmiyoruz, ama ne yapmamak istediğimizin farkındayız ve yine de bir şeyler yapıp ortaya koymaya çalışıyoruz.
Sürekli ne olmak, ne yapmak istediğimizi düşünüp duruyoruz, eyvallah da, peki bu durumun neden böyle olduğunu ve neden bu sorulara cevap bulamadığımızı sorguluyor muyuz? Engellerimizin farkında mıyız? Bizi adım atmaktan geri koyan, elimizi kolumuzu bağlayan, saatlerce boş duvara baktıran şeyin ne olduğunun bilincine varmayı denedik mi? "Yööö" cevaplarını duyar gibiyim, çünkü bu bilinç aslında dış mihraklar taraf- pardon, konudan saptım.
Bu farkındalık, bu bilinç, belki erişimimiz dahilide bir noktada bulunsa ve biz buna erişebilsek o zaman bizi bağlayan zincirlerden kurtulabiliriz fakat asıl engeller eğer bizim kendi zihnimizdeyse çözüm muhtemelen Google Maps'e Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi yazmaktan veya en yakın ve en düşük ücretli psikologun muayenehanesinden geçiyor. Yani diyorum ki, hepimiz deliyiz aslında. Sinir hastasıyız. Kendimizi bulamamaktan kafayı yemiş durumdayız.
Hani marjinal bizdik?
Monday, October 21, 2013
Uyku tutmamış // Alicante, 29.07.2013
Uyku tutmuyor.
Alicante'nin son demleri bunlar. Son kıvırcık da demir almak üzere bir daha geri gelmeyecekmişcesine.
Geri gelsem bile, her vedayla parçalandı hatıralarım. Gitmenin değil, dönsem bile aynı bulamayacak olmanın lanetli hüznü içimde.
Geri dönüşler zor, evime geri dönünce de hiç bir şeyi aynı bulamayacağımı biliyorum çünkü.
O zaman aklıma geliyor işte, terk ettiğim bir yere bir daha geri dönmeme gibi bir şansım olsa mesela. Her veda bana yeni bir kapı açsa. Hep yeniden başlasam geleceğe.
Hayali bile güzel şimdi Hollanda'ya gitmenin mesela. Brezilya ya da. Porto niçin olmasın?
Yeter ki anıların olmadığı, yeni anılar yaratıp sonra da başımı alıp gidebileceğim bir yer olsun.
O kadar ki, ilk veda ettiğim yeri unutayım. Dönüşüm, yeni bir başlangıç gibi olsun.
Annemin ilk söylediğim kelimeyi hatırlamaması gibi, ben de ilk öpücüğümü unutayım. İlk hazzı unutayım, geçmiş o kadar eskisin.
O kadar eskisin ki ölürken hala son öpücüğüm ilkmiş gibi gelsin. Canımı da bir sigara nefesinde vereyim, sebebim olsun en büyük yoldaşım.
Yazılarım düz başlayıp yamuk bitsin, aynı hayatım gibi.
O kadar yamulsun ki, son cümlem ilk cümlemle birleşsin.
Uyku tutmuyor. Sonsuza kadar uyuyacağımız gün de gelecekken koyar mı uyuyamamak hayatın baharında, Alicante'nin yazında zaten?
29.07.2013
Calle Nueva Baja, Alicante
Alicante'nin son demleri bunlar. Son kıvırcık da demir almak üzere bir daha geri gelmeyecekmişcesine.
Geri gelsem bile, her vedayla parçalandı hatıralarım. Gitmenin değil, dönsem bile aynı bulamayacak olmanın lanetli hüznü içimde.
Geri dönüşler zor, evime geri dönünce de hiç bir şeyi aynı bulamayacağımı biliyorum çünkü.
O zaman aklıma geliyor işte, terk ettiğim bir yere bir daha geri dönmeme gibi bir şansım olsa mesela. Her veda bana yeni bir kapı açsa. Hep yeniden başlasam geleceğe.
Hayali bile güzel şimdi Hollanda'ya gitmenin mesela. Brezilya ya da. Porto niçin olmasın?
Yeter ki anıların olmadığı, yeni anılar yaratıp sonra da başımı alıp gidebileceğim bir yer olsun.
O kadar ki, ilk veda ettiğim yeri unutayım. Dönüşüm, yeni bir başlangıç gibi olsun.
Annemin ilk söylediğim kelimeyi hatırlamaması gibi, ben de ilk öpücüğümü unutayım. İlk hazzı unutayım, geçmiş o kadar eskisin.
O kadar eskisin ki ölürken hala son öpücüğüm ilkmiş gibi gelsin. Canımı da bir sigara nefesinde vereyim, sebebim olsun en büyük yoldaşım.
Yazılarım düz başlayıp yamuk bitsin, aynı hayatım gibi.
O kadar yamulsun ki, son cümlem ilk cümlemle birleşsin.
Uyku tutmuyor. Sonsuza kadar uyuyacağımız gün de gelecekken koyar mı uyuyamamak hayatın baharında, Alicante'nin yazında zaten?
29.07.2013
Calle Nueva Baja, Alicante
Sunday, October 20, 2013
Pardon, bakar mısınız!?
Evet, siz! Hah, ne de güzel baktınız! Anket yapmıyorum, diyeceklerimi dinlemek için bi kahve süreniz var mıydı acaba?
Bu aralar içim pek dolu, kimselerle paylaşamadığım sorularım ve anlamsız cevaplarım var kafamda. Belki siz bana yardımcı olursunuz, nasılsa beni tanımıyorsunuz. Ama belki tanışık çıkarız, kim bilir? Derdimiz ortaktır belki, aynı soruları sormuşuzdur hayata ve kardeş çıkarız sizinle. Çok güzel olmaz mı? "Cengiz Han'ın torunları aynı soruları soruyor hep demek ki" deriz, tarihimizle barışırız.
Siz hiç beklediniz mi? Bir kargoyu belki? Bir mektup? Ben her ay Almanya'dan iki mektup beklerim mesela, yolda kaybolacaklar diye gerim gerim gerilirim. Keza benimkiler giderken de diken üstündeyimdir. Kargo gelecekse hele hayatta evden çıkmam. Beklerim, bütün gün beklerim. Şu an da beklemedeyim mesela ama işin zor tarafı bu beklediğim şey kapıma teslim edilebilecek veya yolda kaybolabilecek türde bir şey değil. Bir çift söz bekliyorum, belki bir dokunuş. Bunlar kaybolabilir sizce de, değil mi? Ama yolda kaybolamazlar, zihinde kaybolurlar. Yok sayıldığınızın, unutulduğunuzun ve aslında önemli olmadığınızın bir işaretine dönüşür o zaman. Teselli edilemez bir hüznün anahtarlarını istemeden de olsa ellerinize tutuşturur bu yok sayılış. Yaşanmışlıkların üstüne bir muşamba örtülür, üstüne de bir sepetin için de kurutulmuş çiçekler konulur. Ne güzeldir o çiçekler, ama neden kurumuşlardır onlar sizce? Onlar da mı unutulmuştur zamanında?
Güzelleşir mi o çiçekler gibi insanlar da kuruyunca? Peki ya insanlar kuruyabilir mi ağlayabilmelerine rağmen?
Hata bende mi acaba diyorum bazen. Kendimi ifade etmekten her zaman yoksun birisi olmuşumdur zaten ama bu sefer biraz daha cesaretli olabilir miydim diyorum? O zaman da sanki bu beklediklerimi sipariş ediyormuşum gibi olacak ya da beklediklerimin tam tersi şeylerle yüzleşeceğim ve bu gerçekten hiç ama hiç istemediğim bir şey olurdu çünkü fazlasıyla doluyum, ağlarım. Her türlü ağlarım belki ama mutluluktan ağlamak istiyorum hayatımda ilk defa. Siz hiç mutluluktan ağladınız mı? Ben çok istiyorum, olmuyor. Asla öyle mutlu olamıyorum. Bir şeyler eksik, biliyorum. Neyin eksik olduğunu da bulmuş gibiyim ama emin olamıyorum. Emin olacağım eğer o beklediğim bir çift söze erişirsem şu yakınlarda, o zaman uzun zamandır sahip olmadığım rahat bir uyku uyuyabileceğim sanırım.
Bakın size şuradan dem vurayım, en son yazımı bir buçuk yıl önce yazmışım. Kafam yine çok karışıkken yazmışım. Bu süre zarfında kafam hiç tekrar yazacak kadar karışmamış. Uzun bir süre değil mi, demek ki bu benim kafamın içindeki gerçekten büyük bir şey. Hakkım var kendime bunu dert etmekte. Siz de haklısınız üstüme gelmekte, bu değerli vaktinizi çalmak yerine bir başkasıyla konuşuyor ve derdime derman arıyor olabilirdim. Ama dediğim gibi, cesaret dediğimiz duygu herkese ziyadesiyle bahşedilmiş bir şey değil ve bendeniz bu konuda bahtsız kesimdenim. Konuşamam azizim, içimde bir korkak yatar; duyacaklarından, diyeceklerinden, göreceklerinden korkan. Kanım damarımda durmaz o zaman, karışır Boğaz'a yağmur suyu gibi ve ben kendi zihnimde yok olurken, maddi varlığım öylece geri döner ev dediği dört duvarın arasına, kalır orada. Cesur olmak, açık sözlü olmak, karşındakine bir adım atabilmek... İşte bunlar güçlü insanların işi, hiç güçlü gözüktüm mü size oradan? Sert bakışlarıma aldanmayın, ziyadesiyle zayıfımdır zaten bakışlarımın sertliği ondandır.
Kahveniz bitmiş, ben sizi daha fazla tutmayayım. Sağolun değerli vaktiniz için, diğer kardeşlerimize selam söylersiniz.
Bu aralar içim pek dolu, kimselerle paylaşamadığım sorularım ve anlamsız cevaplarım var kafamda. Belki siz bana yardımcı olursunuz, nasılsa beni tanımıyorsunuz. Ama belki tanışık çıkarız, kim bilir? Derdimiz ortaktır belki, aynı soruları sormuşuzdur hayata ve kardeş çıkarız sizinle. Çok güzel olmaz mı? "Cengiz Han'ın torunları aynı soruları soruyor hep demek ki" deriz, tarihimizle barışırız.
Siz hiç beklediniz mi? Bir kargoyu belki? Bir mektup? Ben her ay Almanya'dan iki mektup beklerim mesela, yolda kaybolacaklar diye gerim gerim gerilirim. Keza benimkiler giderken de diken üstündeyimdir. Kargo gelecekse hele hayatta evden çıkmam. Beklerim, bütün gün beklerim. Şu an da beklemedeyim mesela ama işin zor tarafı bu beklediğim şey kapıma teslim edilebilecek veya yolda kaybolabilecek türde bir şey değil. Bir çift söz bekliyorum, belki bir dokunuş. Bunlar kaybolabilir sizce de, değil mi? Ama yolda kaybolamazlar, zihinde kaybolurlar. Yok sayıldığınızın, unutulduğunuzun ve aslında önemli olmadığınızın bir işaretine dönüşür o zaman. Teselli edilemez bir hüznün anahtarlarını istemeden de olsa ellerinize tutuşturur bu yok sayılış. Yaşanmışlıkların üstüne bir muşamba örtülür, üstüne de bir sepetin için de kurutulmuş çiçekler konulur. Ne güzeldir o çiçekler, ama neden kurumuşlardır onlar sizce? Onlar da mı unutulmuştur zamanında?
Güzelleşir mi o çiçekler gibi insanlar da kuruyunca? Peki ya insanlar kuruyabilir mi ağlayabilmelerine rağmen?
Hata bende mi acaba diyorum bazen. Kendimi ifade etmekten her zaman yoksun birisi olmuşumdur zaten ama bu sefer biraz daha cesaretli olabilir miydim diyorum? O zaman da sanki bu beklediklerimi sipariş ediyormuşum gibi olacak ya da beklediklerimin tam tersi şeylerle yüzleşeceğim ve bu gerçekten hiç ama hiç istemediğim bir şey olurdu çünkü fazlasıyla doluyum, ağlarım. Her türlü ağlarım belki ama mutluluktan ağlamak istiyorum hayatımda ilk defa. Siz hiç mutluluktan ağladınız mı? Ben çok istiyorum, olmuyor. Asla öyle mutlu olamıyorum. Bir şeyler eksik, biliyorum. Neyin eksik olduğunu da bulmuş gibiyim ama emin olamıyorum. Emin olacağım eğer o beklediğim bir çift söze erişirsem şu yakınlarda, o zaman uzun zamandır sahip olmadığım rahat bir uyku uyuyabileceğim sanırım.
Bakın size şuradan dem vurayım, en son yazımı bir buçuk yıl önce yazmışım. Kafam yine çok karışıkken yazmışım. Bu süre zarfında kafam hiç tekrar yazacak kadar karışmamış. Uzun bir süre değil mi, demek ki bu benim kafamın içindeki gerçekten büyük bir şey. Hakkım var kendime bunu dert etmekte. Siz de haklısınız üstüme gelmekte, bu değerli vaktinizi çalmak yerine bir başkasıyla konuşuyor ve derdime derman arıyor olabilirdim. Ama dediğim gibi, cesaret dediğimiz duygu herkese ziyadesiyle bahşedilmiş bir şey değil ve bendeniz bu konuda bahtsız kesimdenim. Konuşamam azizim, içimde bir korkak yatar; duyacaklarından, diyeceklerinden, göreceklerinden korkan. Kanım damarımda durmaz o zaman, karışır Boğaz'a yağmur suyu gibi ve ben kendi zihnimde yok olurken, maddi varlığım öylece geri döner ev dediği dört duvarın arasına, kalır orada. Cesur olmak, açık sözlü olmak, karşındakine bir adım atabilmek... İşte bunlar güçlü insanların işi, hiç güçlü gözüktüm mü size oradan? Sert bakışlarıma aldanmayın, ziyadesiyle zayıfımdır zaten bakışlarımın sertliği ondandır.
Kahveniz bitmiş, ben sizi daha fazla tutmayayım. Sağolun değerli vaktiniz için, diğer kardeşlerimize selam söylersiniz.
Friday, April 27, 2012
Beklemek
Şu anda tek yapmam gereken. Yarını değil, salıyı değil, yazı değil, İspanya'yı değil. Neyi, niçin olduğunu bilmeden beklemek. Bu arada yapmam gerekenleri yapmak. Araya belki de biraz yapmamam gereklerden katmak. A, pardon. Siz bunları zaten yapıyorsunuz. Bunları herkes yapıyor. Bu, hayat.
Kaçmak isteyip kaçamadığınız geceler olur. Rüyanızdan kaçamazsınız, hastalıktan kaçamazsınız, verilmiş bir sözden kaçamazsınız. Sonsuza kadar sizin olmasını istediğiniz şeylere bir adım bile yaklaşamazsınız. Bir tesadüften umutlarınız doğar, onlarla mutlu olursunuz. Kaçamadığınız rüyalarınızı şekillendirmek için sebepler arasınız, bulursunuz. Bu her zaman mutlu olmanız anlamına gelmez, uyandığınızda gözleriniz dolu dolu olabilir. O dolu gözlerle herkese gülmeniz gerekebilir. Yani aslında hayat bir tencere spagettiden daha dolaşık ve kesinlikle daha tatsız.
İyi geceler, her neyden kaçmaya çalışıyor fakat kaçamıyorsanız.
Kaçmak isteyip kaçamadığınız geceler olur. Rüyanızdan kaçamazsınız, hastalıktan kaçamazsınız, verilmiş bir sözden kaçamazsınız. Sonsuza kadar sizin olmasını istediğiniz şeylere bir adım bile yaklaşamazsınız. Bir tesadüften umutlarınız doğar, onlarla mutlu olursunuz. Kaçamadığınız rüyalarınızı şekillendirmek için sebepler arasınız, bulursunuz. Bu her zaman mutlu olmanız anlamına gelmez, uyandığınızda gözleriniz dolu dolu olabilir. O dolu gözlerle herkese gülmeniz gerekebilir. Yani aslında hayat bir tencere spagettiden daha dolaşık ve kesinlikle daha tatsız.
İyi geceler, her neyden kaçmaya çalışıyor fakat kaçamıyorsanız.
Thursday, April 5, 2012
Kimi ni Todoke: Yanlıs anlasılmalar nasıl çekilir hale getirilir?
Eski bir yazımı olduğu gibi koyuyorum buraya tekrar. Belki bir gün de OHSHC ya da Kaichou wa Maid-sama hakkında da yazarım. (Spoiler içerir.)
Çok uzun zamandır Tumblr'da spamleriyle karşılaştığım ve sürekli "İzlemeliyim" diyip plan to izlenecekler listemde süründürdüğüm Kimi ni Todoke muhtemelen yıllardır (hatta Lovely Complex'den sonra diyebilirim) en çok saran anime. Hiç bir animeyi bu kadar seri izlemedim sanırım, resmen bağımlılık yarattı serideki konu akışı. İlk başladığımda "Ya işte kız çok çekingen sonra 'everbody's darling' olacak işte gayet net" falan diye sadece çizimleri ve karakterlerin hareketleri çok hoş diye izlemeye karar vermiştim ancak tahmin ettiğim en basit düzeydeki olay kurgusunu bu kadar sevimli işlenebileceğini düşünmemiştim.
Yazarı Shiina Karuho'nun en son eseri Kimi ni Todoke "Sana Ulaşmak" anlamına geliyor, ki ben bunu başlarken tek taraflı yorumlamıştım, yanılmışım. Kazehaya Shota'ya bu tek taraflı düşüncemden ötürü de ön yargılıydım ancak özellikle ikinci sezona geçtiğimde içimdeki teselli etme isteğini bastıramaz oldum. Kuronuma Sawako ise konuşamaması, her şeyi yanlış anlaması, özgüvensizliği ve saflığıyla bazen sinir etse de çok sevimli. Kazehaya dışındaki bütün karakterler beklediğim gibi çıktı aslında. Yano Ayane, Yoshida Chizuru ve Sanada Ryu'nun karakterleri ve vereceleri tepkiler de çok tahmin edilebilir ama yine de izleyiciyi ekrana bağlayan karakterler hepsi. Özellikle de Ryu'nun Chizuru'yla ilişkisi yüzünden oluşan ruh hali çok acınası, gerçekten ancak bu ruh halini Ryu'dan anlamıyorsunuz. Anlayabilmek için kendinizi onun yerine koymanız gerek.Ha bir de animenin başında sonuna kadar hakim olan bir durum var: Kazehaya’nın başkaları görmesin istediği Sawako’nun sevimli gülüşü ve insanlar tarafından zorla güldürüldüğündeki “Sadako” gülüşü. Her türlü sevimli bence ancak doğuştan ödlek Japonlar için Sadako mod gayet korku verici, hatta lanet emaresi.
19 Temmuz 2011,
bomboş olduğum günlerin anısına.
Kim Bilir?
Böyle, bu sazlı bahçe neresi?
Nasıl da içiyorum, ölürcesine.
Sahnede bir bezgin kadın,
Bir gariplik vermiş sesine.
O niçin şarkı söylüyor şimdi,
Ben neye ağlıyorum?
Elbet hep böyle geçmeyecek ömrüm,biliyorum
Bu çeşit yaşamak, zor.
Kim bilir tanrım, kim bilir
Hangi güzel yerde beni,
Hangi ölesiye sevda bekliyor?
Turgut Uyar
Nasıl da içiyorum, ölürcesine.
Sahnede bir bezgin kadın,
Bir gariplik vermiş sesine.
O niçin şarkı söylüyor şimdi,
Ben neye ağlıyorum?
Elbet hep böyle geçmeyecek ömrüm,biliyorum
Bu çeşit yaşamak, zor.
Kim bilir tanrım, kim bilir
Hangi güzel yerde beni,
Hangi ölesiye sevda bekliyor?
Turgut Uyar
Thursday, March 22, 2012
Albüm Listesi
Yeni bir sıkıcı birim etüdüne başlamadan önce #ilkaldigimalbum hashtagiyle aklıma düşen ve mutlaka edinmek istediğim 10 albüm aşağıdaki gibidir:
- Florence + The Machine - Lungs
- Foo Fighters - Wasting Light
- Avenged Sevenfold - City Of Evil
- Oceana - Birth.Eater
- Hurts - Happiness
İçinde benim deli gibi sevdiğim grupların deli gibi sevdiğim coverlarının olduğu albüm. A Skylit Drive'ın Seperate Ways coverının hala orijinalinden daha iyi olduğunu idda ediyorum ki Pierce The Veil'in The Reaper coverı da ona keza. Gönül ister ki tüm Punk Goes serisini toplayayım ancak almaya bundan başlamak en iyisi.
- The Chemical Brothers - Push The Button
Albümü almak için 3 sebep: Smiths, Zoey Deschanel ve Joseph Gordon-Levitt. Albümü aldıktan sonra dağılabiliriz.
- Gorillaz - Demon Days
- Hooverphonic - Night Before
![]() |
| Bunlar da halihazırda sahip olduklarım <3 |
Wednesday, March 21, 2012
Protestan Tapınağı Şehir
“Yasalara gore arazi kullanimi, ozel girisimin alt alanlarindan biridir. Onemli olan arazinin kime ait oldugudur; o araziye insa edilmis binayi surekli gormek zorunda olan ve bu yuzden de aci ceken kisinin bir onemi yoktur. Yasalar arazilerin onunden gecen yayalarin duyarliliklarini gozetme gorevini ustlenmezler. Cagdas sehir plancilari, cok yuksek bir binanin yada cirkin bir motelin goruntusunun gozu rahatsiz ettigiyle ilgili sikayetleri onemseyip gundemlerine almayi pek yeglemezler. Modern dunya, arazi kullanimina gosterdigi sonsuz hosgoru sonucunda bizlere ayagimiza bakarak yurumekten baska bir secenek birakmamistir; iste tam da bu nedenle modern dunya sekuler anlamiyla kesinlikle protestandir.”
| — | Ateistler icin Din, Alain De Botton, s240 (via ozanertug) |
LSD #2
Hadi şimdi o elinizdeki son moda pop şarkılarını yavaşça yere bırakın ve bana kulak verin. Kulağınızın çok tanıdık melodiler duyacağına eminim. Çünkü Erasure aslında ismen bilinmese de şarkılarına çok aşina olduğumuz bir İngiliz synthpop düosu.
![]() |
| Andy Bell ve Vince Clarke, 1986 |
![]() |
| Vince Clarke ve Andy Bell, 2011 |
Bu da muhtemelen size en tanıdık gelecek şarkıları:
Aslında Depeche Mode'un kurucu üyelerinden olan Vince Clarke, (ki kendisi Just Can't Get Enough şarkısının da yazarıdır ve zaten Depeche Mode'un ilk şarkılarını dinlerken Erasure ile olan benzerliklerini yakalamanız muhtemeldir.) Andy Bell'den önce ise Alison Moyet, Feargal Sharkey gibi isimlerle demolar çıkartıyor. Daha sonra bu fikirlerini bir proje haline getirip, vokallere de Andy Bell'i katıp işe koyuluyor. Kendilerine isim bulmaya bile zahmet etmeyip, nereden çıktığı belli olmayan "Erasure" ismini benimsiyor ve 1986'da Wonderland ile yola çıkıyorlar. 1986'dan 2011'e kadar toplamda 14 albüm çıkartıyor, bu albümler de dünyada 25 milyondan fazla satıyor. "Synthpop'un değişmez kralları" ünvanını koruyan İngiliz grup aynı zamanda LGBT (Lesbian, Gay, Bisexual, Transgender) arasında da popüler çünkü vokalist Andy Bell (klipte de göreceğiniz gibi) "openly gay".
Çok da hoş bir ABBA coverları var, Take A Chance On Me (Burda da orjinali var):
Bir de bunu buyrun:
Umarım severseniz.
Hoşçakalın, her nerede dinliyor ve dinletiyorsanız.
P.S.: Andy Bell'in gençliği bir tek bana mı Friends'deki Chandler Bing'i hatırlatıyor?
Subscribe to:
Posts (Atom)



