Wednesday, December 4, 2013

Siz durun, ben yazarım diyeceklerimi

Yine herkesin uykuyla bir şekilde haşır neşir olduğu bir gecede beraberiz. Kimisi uykunun kollarına bırakmış kendini, kimisi ona direniyor, kimisi onu arıyor, kimisi de dünyanın bir köşesinde veda ediyor uykusuna havanın aydınlanmasıyla. Ve yine herkes, hayatına devam ediyor bir şekilde.

Sorun şu ki, hayata devam etme dediğimiz şey çoğu zaman kalp atışına ve nefes alışa takriben gerçekleştirdiğimiz, canlı olduğumuzu kanıtlayan eylemlerden öteye gidemiyor. Nasıl yani? Yani şöyle ki, aramızda bir çok insan "üzerine düşeni yapmak zorunda olmak"tan muzdarip, yapmak istemediği halde. Okumak, çalışmak, seyahat etmek... Gerçekten ne aradığını bulmuş insanlar dışında muhtemelen hepimiz bu hastalıktan şikayetçiyiz. Ne yapmak istediğimizi bilmiyoruz, ama ne yapmamak istediğimizin farkındayız ve yine de bir şeyler yapıp ortaya koymaya çalışıyoruz.

Sürekli ne olmak, ne yapmak istediğimizi düşünüp duruyoruz, eyvallah da, peki bu durumun neden böyle olduğunu ve neden bu sorulara cevap bulamadığımızı sorguluyor muyuz? Engellerimizin farkında mıyız? Bizi adım atmaktan geri koyan, elimizi kolumuzu bağlayan, saatlerce boş duvara baktıran şeyin ne olduğunun bilincine varmayı denedik mi? "Yööö" cevaplarını duyar gibiyim, çünkü bu bilinç aslında dış mihraklar taraf- pardon, konudan saptım.

Bu farkındalık, bu bilinç, belki erişimimiz dahilide bir noktada bulunsa ve biz buna erişebilsek o zaman bizi bağlayan zincirlerden kurtulabiliriz fakat asıl engeller eğer bizim kendi zihnimizdeyse çözüm muhtemelen Google Maps'e Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi yazmaktan veya en yakın ve en düşük ücretli psikologun muayenehanesinden geçiyor. Yani diyorum ki, hepimiz deliyiz aslında. Sinir hastasıyız. Kendimizi bulamamaktan kafayı yemiş durumdayız.

Hani marjinal bizdik?